5 Ağustos 2016 Cuma

Sağ , paradigma , muhafazakarlarımız

Kavramlarla düşündüğümüz fikrine bayılırım. Kavramlara göre pozisyon alır ; ona göre hareket ederiz. Bugün bütün refleks ve paradigmasıyla.Türk sağını sorgulama kararı aldım. Hazırsanız başlıyorum.

Türk Sağı

 Sağ kavramı hayat bulduğu ortamdan uzaklaştıkça başkalaştı; enternasyonel geçerlilik kazanarak kalıplara büründü. Şu noktada kendi perspektifimizi devreye sokalım. Sağ kavramı spesifik bir düşünce ya da aksiyonu iaşret etmektense git gide muhafazakar görüşlerin koalisyonu haline geldi.Bu durum elbette Türk sağı için de geçerliydi. Bizim sağımız Milliyetçi Cephe hükümetlerinde somutlaştı ve somutluk hali bir siyasal çekirdeğe evrildi. Türk sağını anlamak için Milliyetçi Cephe hükümetleri iyi analiz edilmelidir kanısını taşıyorum. Bu cepheyi oluşturan taraflar; milliyetçi-muhafazakar hareket, siyasal islam ve ılımlı-merkez sağdı. Bu üç odağın yaptıkları hamleler günümüz Türkiyesini yarattı. Milliyetçi-muhafazakar hareketin her dönem bir geçerliliği zaten vardı; bu geçerlilik farklı oluşumlarla kendini su yüzüne çıkarıyordu. Ilımlı-merkez sağ ise Menderes döneminden başlayarak Demirel ve Özal ile ilk iki AKP hükümeti döneminde kendini gösterdi. Siyasal İslam bu iki odaktan farklı dinamiklere sahipti. Türk İslamcılığının doğumunda birçok milletten aydınların etkisi olmuştur zira. Türkiye Cumhuriyetinde, İslamcılık hareketi siyasi manada etkili olarak Erbakan ile başladı. Erbakan-Erdoğan anlaşmazlığı siyasal islama güç kaybettirdi fakat bu geçici bir süreydi. Zira Erdoğan önderliğindeki AKP hükümeti III.Döneminden itibaren siyasal islama kayıcı hamlelerde bulundu. Yapılan hamleler Erbakan destekçileri tarafından kah desteklendi kah eleştirildi. Geldiğimiz noktada iki yapı arasında bir fark görmenin zor olduğu kanaatindeyim. Siyasal İslam'ın Türkiye'deki ikinci büyük lideri olarak Erdoğan'ı saymamızda bir mahzur görmüyorum.

  AKP'yi iktidara getiren millet iradesi, yukarıda bahsedilen üç ayrı hareketin kesişmesi oldu. Sağ, Milliyetçi Cepheden sonra AKP hükümetlerinde vücut buldu. Bu noktada siyasal çözümlemeyi bir kenara bırakarak Gülen hareketine değinmek istiyorum. Gülen hareketi, kendini Said Nursi'nin açtığı yolun takipçisi olarak gördü ve o yönde hareket etti. Doksanlara kadar süren bu tutum, doksanlar sonrası globalleşmeye evrildi. Said Nursi hareketiyle kopuş bu dönemlere denk gelir fakat bu kopuş diğer Nurcu hareketlerine göredir zira Gülen cenahında bir kopuş söz konusu değildir. Gülen'in güttüğü yol, herkesin hoşuna gidebilecek evrensel değerlerin ikamesi olarak açıklanırken AKP devri de Türkiye'de başlamak üzereydi. Türkiye'nin iki büyük sosyolojik damarı kesişmişti. Bu beraberlik birçok muhalifi sustururken ülke sağın sahillerinde demirliyordu. Bu üç odak, bahsedilen iki damarda zaman ve mekana göre kendine yer bulur. Örnek verelim: Gülen okullarının Türkçe öğretmesi birine, dini temelli uğraşları ve ümmet kavramı bir diğerine, liberal hamleleriyse bir öbürüne yaklaştırdı. AKP'nin Kürt politikası , liberal hamleleri ve son 5 yıldaki İslamcı söylemi de üç odakla olan ilişkilerini belirledi. Bu iki damar cumhuriyet tarihindeki en güçlü sağ blok olarak adeta sarhoş oldular. Faşizm sağ bloğun sertliği oranında yer yer kendini gösteriyordu.

Damar düğümlenmesi

Uzlaşılamayan menfaatler 17-25 Aralık'ı oluştururken sağ blok paramparça olmuştu. Gülen hareketi üç odağın kaygan tabanını elinde tutan AKP'ye karşı oluverdi. AKP, iki buçuk yıl boyunca Gülen hareketiyle uğraştı. 15 Temmuz gecesi, 2013 Aralığından beri yapılan en büyük -hatta daha büyük- hamle Gülen tarafından geldi. Gülen hareketi bu hamleyle savunduğunu düşündüğü evrensel fikirlere aykırı hareket ederken bazı cemaatçiler farklı üslup benimsemeye başlamıştı. Kimisi laikliğin en iyi yol olduğunu söyleyerek kumpaslardan özür dilerken bazıları İslamcı jargonla Türkiye'yi dar-ül harp ilan etti(!). Cemaatin fikir, hamle ve görüşleri bu hamleyle paramparça oldu ve cemaat yok oluş sürecine girdi. AKP ise girişim sayesinde bahsedilen üç safı sıklaştırdı. Bu noktada cemaatin verdiği refleksler göstermektedir ki, savunduğu ve oluşturduğu paradigma çökmüştür. Modern-ılımlı İslami hareketin temsilcilerinden biri olan hareket -en azından Türkiye'de- etkinliği kaybetme yoluna girmiştir. AKP cephesi ise farketmese de kendi paradigmasının geçirdiği dönüşüm ortadadır. Demokrasi ve laikliğin dinsizlik olduğunu savunacak kertedeki taban, 15 Temmuz'da laik demokrasisine sahip çıkmak için sokaklardaydı.

Paradigma ve Muhafazakarlık

Şunu rahatlıkla söyleyebiliriz ki -her ne kadar cemaat ve AKP'nin elinde tuttuğu taban farklı da olsa- paradigma değişikliği muhafazakarlar için kaçınılmazdır. Cemaat bunun acı meyvesini yemektedir zira makyavelist politikalar ile görünürdeki cemaatin uyuşmazlığı gün yüzüne çıkmıştır. Bu, cemaatin düşünce sisteminin iflasıdır.
 Milliyetçiler-muhafazakarlar, siyasal İslam ve liberal-merkez sağın hamisi olan AKP için ise paradigma değişikliği şarttır. Bütün dış politika hamaset üzerine kurulamayacağı gibi uluslararası ilişkiler siyonist tehdit ve Batı düşmanlığı ile temellendirilemez. Aynı şekilde Kürt politikası da gözden geçirilmelidir. AKP söz konusu politik alanlarda değişime gittiği takdirde sıkı tabanı çözülme yolunu seçecektir. Bugünkü düşünce sistemi günü kurtarabilir ve bununla paradigmayı muhafaza edebilirsiniz fakat bu bloğun ömrü uzun süreli olamaz. Çünkü Türkiye'nin sosyolojik fayları buna müsaade etmeyecektir. Güç temerküzü yaşayan milliyetçi-sünni-liberal bir AKP toplumun polarizasyonunu artıracaktır. Sonuç olarak Erdoğan pragmatizmi paradigmayı değiştirmeye yanaşır görünmese de değişiklik ülkenin selameti adına şarttır.